16 Ocak 2018 - 28 Rebiü'l-Ahir 1439
Esaretin Bedeli
2018-01-01 12:20:00 | Emrah Akay | Esaretin Bedeli

Bu filmi neredeyse bilmeyen yoktur. 1994, ABD yapımı olan film yirmi üç yıldır İnternet Film Veri Tabanı (imdb) tarafından tüm zamanların en iyi filmi olmaya devam etmektedir. Peki, neden hala birinci? Çünkü hayatın içinden, devamlı yaşanan ve yaşandıkça anlam kazanan bir filmdir. Zira gerçekten de esaret bedel ister. Hem esarette kalan için, hem esarete gönderen için. Üstelik tıpkı filmde olduğu gibi masum ve suçsuzluğu bir türlü kabullenilmeyen bir kişi ise onun ödeteceği bedel ödeyeceği bedelden daha ağır olur. Filmin başrol oyuncusu Andy kendisini aldatan eşini öldürmekten son anda vazgeçip geri dönmüş olmasına rağmen aynı gün başkaları tarafından öldürülen kadının katili olarak iftiraya uğramaktan kurtulamadı. Hem eşinin katili olarak anılması hem de uzun yıllar cezaevinde kalacak olması Andy’e bunun bedelini birilerine ödetmek adına yol açıyor. Bankacı olan Andy cezaevi müdürüne para aklaması konusunda yardım edeceğini buna karşılık bazı isteklerinin olduğunu söylüyor ve müdürün parasını arttırmak için çalışmaya başlıyor. Fakat aylar geçtikçe müdürün parası Andy için bir kazanç kapısına dönüşüyor. Zira kendisine başlarda iyi davranmayan ve zalimlik yapan cezaevi müdürü kendisinden intikam alındığından habersiz paralarını Andy’e kaptırıyor. Günün sonunda kazanan masum ve mazlum Andy kaybeden ise zalim ve iftiracı müdür oluyor.

Sosyal psikolojide durum genellikle benzerdir. Toplumlar zalim, hain ve adil olmayan yöneticilere belli bir süre tahammül ederler. Vakıanın düzeleceğini, adaletin er ya da geç tecelli edeceğini umut ederler ya da bundan başka çareleri yoktur. Baskı, cebir, şiddet ve nihayet karşı koyma gecikmez. Zaten toplumların karşı koyması geciktiğinde iktidarlar kantarın topuzunu fazlasıyla kaçırmaya başlarlar. Mesela günümüzde iktidara muhalefet eden herkese “FETÖ”cü, terörist veya vatan haini denilmesi bundandır. Zulmün ve adaletsizliğin şirazesi kayınca bu sefer toplumsal bir aksiyon gerçekleşir ki bu aksiyon o geciken karşı koyuştan daha etkili ve tesirli olur. Bu durumu şu şekilde özetleyebiliriz: “Öldürmeyen acı, güçlendirir.” Arap Baharı olarak isimlendirilen Ortadoğu toplumlarının zalim yönetimlerine karşı koyma şekli bu durumu özetleyen önemli bir veridir. Suriye’de Beşar Esed için olumsuz bir düşünceyi bırakın zikretmeyi, aklından geçirenlere reva görülen zulmün şimdi nasıl bir karşı koyuşa sürüklediğini görüyoruz. Aynı şekilde Mısır diktatörü Mübarek, Libya’nın değişmezi olan Kaddafi şu an yapışıp kaldıkları koltuklarında değiller. Kıymet vermedikleri ve Batılı sahiplerini kendilerine tercih ettikleri halkları onları alaşağı etti. Hem de o çok güvendikleri Batılı devletlerin gözleri önünde…

Meşhur tencere-kapak-kaynayan su-ateş benzetmesi oldukça yerinde olacaktır. Tencere; üzerinde yaşanılan bölge, kapak; bölgenin kontrolünü elinde tutan iktidar, su; tencerenin(bölgenin) içinde, kapağın(iktidarın) altında yaşayan toplum, ateş de; toplumları kaynatan, galeyana getiren fikirler olsun. Tencere içindeki suyun kaynamasını hızlandıracak fikirler ile toplum değişim ve dönüşüme hazırlanır. Ne zaman ki, fikirlerin gücü artar ve sıcaklık yükselirse oluşan buhar basıncı kapağın tencere üzerinden fırlatılmasına neden olur. Bu sürede kapak buhar basıncının yükseldiğini anladığında zaman zaman aralanır ve basıncın dışarıya tahliye olmasını sağlayarak ömrünü uzatır. Fakat adaletsizlik, zulüm ve aldatma gibi peşi sıra gelen fiiller toplum içindeki fikirlerin suyu daha fazla kaynatmasına ve artık kapak aralansa da bu basıncın dışarıya tahliye olmasına rağmen kapağı fırlatacak güce ve etkiye ulaşır. Dolayısıyla tencerede içerisinde hapsolan su, esaretinin bedeli olarak kendine hükmeden otoriteyi üstünden fırlatır atar.

Rasulullah’ın (Aleyhi’s-Selam) risalet süreci de çok farklı değildir. Hiçbir şiddet ve terör eylemi olmaksızın Peygamberimiz ve kutlu Ashabına Kureyş’i zindan edenler onlara ödettikleri bedelin çok daha ağırını kendileri ödediler. Zira Müslümanlar kendi vatanlarında sırf Aziz ve Hamid olan Allah’a iman ettiklerinden dolayı zulme uğradılar. Kavimleri için izzetli ve şerefli bir hayatı istedikleri, onlara daha iyi bir geleceğin yollarını gösterdikleri için en kötü muameleye maruz kaldılar. Evlatlarından koparıldılar, anne-babaları tarafından reddedildiler, ticaretleri ambargoya uğradı, içtimai hayattan koparıldılar, birçoklarına hayat hakkı dahi tanınmadı. Nihayet Kureyş Müslümanlar için açık hava cezaevine döndü ve uzun bir esaret süreci onlar için başlamış oldu. Fakat bu süreç onların taşıdıkları davaya olan imanlarını arttırmaktan başka bir işe yaramadı ve onlar her seferinde حَسْبُنَا اللّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” (Ali İmran Suresi 173) dediler.

Ve şimdi… Sadece yeryüzünde Allah’ın hükümlerinin uygulanmasını isteyen ve bu istekleri için kimsenin tavuğuna “kışt” demeyen, asla şiddet ile yan yana durmayan fikirleri ve eylemleriyle Müslümanların kurtuluşundan başka gaye taşımayan bir zümrenin Hizb-ut Tahrir’in onlarca üyesine yüzlerce yıl esareti reva gördüler. Kaç kişi, kaç yıl, hangi mahkeme, hangi yargı gibi detaylara girmeden söylenecek sözü basit ve anlaşılır olsun diye bir cümleyle özetleyeyim: “Esaret bedel ister, maruz kalan için de maruz bırakan için de.” Müslüman Türkiye halkına soralım; bir grubun hiçbir vandal özelliği olmaksızın, şiddeti ve terörü her seferinde reddedip bunu da amellerinde göstermesine rağmen sadece İslâmi bir devlet istemesi suç mudur? Demokrat ve liberallere soralım; sizlere özgür ve laik yaşama hakkı veren demokrasiniz başka insanlara seküler olmayan bir hayat isteme hakkı vermez mi? Vatancı ve milliyetçi olanlara soralım; üzerinde yaşadıkları vatan parçasının Allah’ın razı olacağı, O’nun hüküm ve emirleriyle yaşanacak bir bölge olmasını isteme hakkı yok mu? Hukukçulara soralım; TC. Anayasası birbirinden iğrenç ve gayri insani taleplere karşı herhangi bir yaptırım uygulamazken söz konusu İslâm ve Müslümanlar olduğunda neden aynı şekilde davranmaz? İlim adamlarına ve entelektüellere soralım; sizin hümanist ve anlayış eksenli zihin dünyanızda zulme uğrayan Müslümanlara yer yok mu? Âlimlere ve kanaat önderlerine soralım; sizin zulme ve adaletsizliğe dur demeniz için ille de bir yerlerden talimat mı almanız gerekiyor? Bu zulüm sarmalının sizi teğet geçeceğini mi zannediyorsunuz? Hani sizler İslâm’a ve Müslümanlara hizmet etmekten başka bir şey yapmayacaktınız! فَإِن لَّمْ تَفْعَلُواْ فَأْذَنُواْ بِحَرْبٍ مِّنَ اللّهِ وَرَسُولِهِ وَإِن تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُوسُ أَمْوَالِكُمْ لاَ تَظْلِمُونَ وَلاَ تُظْلَمُونَ Şayet böyle yapmazsanız, Allah'a ve Rasulü’ne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. (Böylece) ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz.” (Bakara Suresi 279)

Esarete uğrayanlara ise soru sormaya gerek yok, zira onlar zulme, adaletsizliğe ve iftiralara en güzel cevabı verdiler. İster severseniz, ister sevmezsiniz, kabul edersiniz, etmezsiniz, ses verirsiniz, vermezsiniz, karşı koyarsınız koymazsınız ama o koskoca görkemli “Adalet” saraylarının içerisinde adaletin olduğunu asla söyleyemezsiniz. Zira bu söze “cezaları onanmış neslin” bebekleri bile güler… Hülasa, şu anda adalet olmayabilir ama “Esaretin Bedeli” ödendiğinde gerçek adaleti tüm dünya görecek.

Vuslatın yaklaştığını hissedişimiz, karanlığın en koyu halini alışındandır. Zulüm bâki değildir, arzulanan değişim çok yakındır!

وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ  “…Sabredenleri Müjdele.” (Bakara Suresi 155)

 

[email protected]

Yorumlar

Emrah Akay
YAZARIN DİĞER YAZILARI